AYIN İKİYE AYRILMASI MUCİZESİ

Kureyş müşriklerinden, Peygamberimiz (s.a.v.)’e: “Eğer sen gerçekten peygambersen, bize kameri (ayı), yarısı Ebu Kubeys dağı, yarısı da Kuaykiân dağı üzerinde görülmek üzere ikiye ayır!” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): “Eğer bunu yaparsam iman eder misiniz?” diye sordu. Müşrikler: “Evet! İman ederiz” dediler. Ayın bedir (dolunay) olduğu iyice göründüğü gece, Peygamberimiz (s.a.v.), müşriklerin istedikleri şeyi kendisine vermesini, Yüce Allâh’dan diledi. Cebrail (a.s.) inip: “Yâ Muhammedi Mekkelilere: ‘Bu gece mucizeyi seyredin!’ de” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.), Cebrail (a.s.)’ın söylediğini, onlara haber verdi. Müşrikler ayın on dördüncü gecesinde, ayın ikiye ayrıldığını gördüler! Peygamberimiz (s.a.v.): “Ey Ebu Seleme b. Abdulesed! Erkam b. Ebi’lErkam! Şahit olunuz!” diyerek Müslümanlara; “Ey filan! Ey filan! Şahit olunuz!” diye de, müşriklere seslendi. Fakat müşrikler “Bu, Ebu Kebşe’nin oğlunun bir sihridir!” “Muhammed bizi sihirledi!” dediler. Bazısı da: “Muhammed bizi sihirlediyse, bütün insanları da sihirlemez ya!” dedi. “O ayı sihirledi, nihayet ay yanldı!” dediler. Kimisi de: “Muhammed ayı sihirlediyse, sihrini bütün yeryüzünü sihirlemeye de yetiştiremez ya! “Başka beldeler halkından, yanınıza gelecek olanlara, sorun bakalım: Bunu onlar da görmüşler mi?” “Siz gelecek olan yolcularınızı da gözleyin! Eğer onlar sizin gördüğünüz şeyin tıpkısını gördüklerini size haber verirlerse, gördüğünüz doğru demektir. Şayet sizin gördüğünüz gibi birşey görmemişlerse, o sizi bir sihirle sihirlemiştir!” dediler. Ebu Cehil de: “Bu bir sihirdir! Çevre ülkeler halkına adam salın! Bakalım, onlar da ayı böyle yarılmış görmüşler mi? Yoksa görmemişler mi?” dedi. Sordular. Her taraftan gelenler: “Evet! Onu biz de öyle gördük! Ayı ikiye yarıllmış gördük!” dediler. Ayın ikiye ayrılmış olduğunu haber verdiler, doğruladılar. Fakat müşrikler iman etmekten, Müslüman olmaktan yüz çevirip: “Bu, müstemir (olagelen) bir sihirdir!” dediler.

(M. Asım Köksal, İslâm Tarihi)

BEDİÜZZAMANIN EĞİTİM SÜRECİ VE MEDRESE’T-ÜZ ZEHRA PROJESİ

1). BEDİÜZZAMAN’IN YETİŞTİĞİ ÇEVREDE EKONOMİK VE KÜLTÜREL YAPI

 

Avrupa’da gelişen kültürel faaliyetler, Osmanlıyı etkilese bile Üstadın bulunduğu doğu kesime henüz te’sir etmemişti. Burada merkez ile bağlantı, devletin icra edeceği hizmetler, çok azda olsa rüştiye ve öğretmen okulları veya azınlıkların açmış olduğu okullar, savaşlardan dolayı mecburi askerliğe çağırma dışına taşmıyordu. Ekonomik ve sosyo-kültürel faaliyetler Irak’ta olan faaliyetlerin tetiklemesiyle oradan etkilenen Beyrut, Halep ve Şam gibi şehirlerden sıçrayarak ancak Doğu Anadolu’yu etkilemiştir. Bitlis, Osmanlının 1838’de İngilizlerle yapmış olduğu ticaret anlaşmasından dolayı ülkenin batısındaki Türk imalatçıların zorlandığı gibi etkilenmemiş yerli üreticiler halkın ihtiyaçlarını imkân ölçüsünde ancak karşılayabiliyorlardı. Zaten halkın çoğu da kendi ürettiğini kendi tüketiyordu. Halk tarımla beraber hayvancılıkla geçiniyordu.

Batının hukuki, idarî ve eğitim kurumlarının etkisinde kalan Osmanlı bu etkileri doğuda Valiler aracılığı ile yaygınlaştırmak istiyordu. Valilerde oranın mezhep tarikat vb. gibi yerel yapısından istifade edip bu faaliyetlere başladılar.  Kabiliyetli valiler, yol yapımı, şehrin alt yapısını geliştirme, tarım sektörü canlandırma yerel gazete çıkartma veya İstanbul’da basılan gazeteleri okuyup yerel aydınları da teşvik etme gibi çalışmalar bu faaliyetin eseridir. Hatta ilk Anadolu gazetesi Erzurum’da 1867 yılında çıkarılmıştı. 1880’li yıllarda Bitlis Gazetesi yayın hayatındaydı. Fakat bu çalışmalar azınlıkların ve onları dışarıdan destekleyen misyonerlerinde işine yaradı.  Osmanlıda yeni yeni gelişen inşa edilen rüşdiye gibi okullar, demir yolları, hatta karayolları buraya ulaşmadan misyonerler Ermeni ve diğer azınlıklar ulaştı. Onlarda kendi okullarını kurmaya başladı.

Bitlis’e ancak 1890 yıllında bir askeri rüştiye açılabildi. Bu okulda çevredeki gençlerin bakışını İstanbul’a ve devlet memurluğuna çevirdi. Doğunun gelişmesine ve problemlerin çözülmesine bir katkısı olmadı. Azınlıklar faaliyetlerini artırdıkça Osmanlı merkeziyetçi yapısını artırdı. Devlet parçalanmasın diye Osmanlılarda aşiret liderlerini ve aşiretleri Ermenilere karşı Hamîdiye Alayları şeklinde kullanmaya başladılar. Fakat bunlardan bir kısmı eğitimli ve gelişmeye açık kimseler değildi. Bir kısmı çevreye istibdat ve baskı uyguluyordu. Bu da gruplaşmayı doğurdu. Bu günkü aşiret problemlerinin sebebi belki de budur.

Kırsal kesimde ise, yeni okullar değil de gelenekten gelme medrese sistemi devam ediyordu. Şarkî Anadolu’da medrese teşkilâtındaki hususiyetlerden birisi şu idi: İcazet almış bir âlim, istediği köyde hasbetenlillâh bir medrese açar; medrese talebelerinin ihtiyacı, iktidarı olursa medrese sahibi tarafından, iktidarı yoksa halk tarafından temin edilir; hoca meccanen ders verir, talebelerin iaşe ve levazımatını da halk deruhte ederdi. Bu sebepten dolayı ilim ve medrese halk ile iç içe idi. Dolayısıyla Şarkta umumen herkes ilme âşık olduğu gibi nurs köyünde de ahali ilme âşıktı, âlime hürmet ederdi. Bu muhitte çocuklar Kur’an-ı Kerim okumasını ve dinin temel meselelerini öğrenirlerdi. İlimde ilerlemek isteyenler çevrede bulunan medreselere giderdi. İşte Bediüzzamanın ağabeyi de böyle bir medreseye gitmişti. Köyde herkesin Abdullah’a hürmet edip sevmesi küçük yaştaki Said’inde hoşuna gitmiş ilme ve medreseye karşı ilgisi artmıştı.

2) BEDİÜZZAMAN’IN EĞİTİMİ

 

Üstad Bediüzzaman Said Nursî H. 1294 – M. 1877 tarihinde Bitlis vilayetinin Hizan kazâsının Nurs köyünde dünyaya geldi. İlk tahsilini ağabeyi Molla Abdullahdan aldı. Bediüzzaman Ağabeyi Molla Abdullah’tan çok etkilenmişti onun gibi okumak istiyordu. Kitaba ve kâğıda çok düşkündü, nerde görse ilgisini çekerdi. Babasından izin alarak tahsil için, İsparit Ocağı dâhilinde bulunan Tağ Köyünde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesine giderek tahsil hayatına başladı.

Şarki Anadolu’da ilim talebesi istedikleri zaman, diledikleri hocanın nezdine gidip arzu ettikleri kitabı okuyup ders alırlardı. Yani; talebe hocanın arzusu­na tabi olmayıp, bilakis hoca talebenin reyine tabi idi. Bediüzzaman da bu usulü takip ederek istediği kitabı istediği hocadan ders almıştır.

Tahsil için gittiği yerleri şöyle sıralayabiliriz; Pirmis karyesine, Hîzan şeyhinin yaylâsına gider. Sonra biraderi Molla Abdullah ile beraber Nurşîn köyüne geldiler.

Üstad Bediüzzan Hizanda kaldığı zaman Peygamberimizi rüyasında görüp ziyaretine mazhar olunca tekrar ilim tahsil etmek için pederinden izin alarak, “tahsil yapmak üzere Arvâs nahiyesine gider.

Orada bir müddet kaldıktan sonra, Mir Hasan-ı Veli Medresesine gitti. Aşağı derecede okuyan yeni talebelere ehemmiyet verilmemek bu medresenin âdeti olduğunu anlayınca, sıra ile okunması icabeden yedi ders kitabını terk ederek, sekizinci kitaptan okur.

Birkaç gün sonra Vastan kasabasına, bilâhare Molla Mehmed isminde bir zatın refakatinde Erzurum Vilâyetine tâbi Bayezide hareket etti. Hakikî tahsiline işte bu tarihte başlar. Bu zamana kadar hep “Sarf” ve “Nahiv” mebâdileriyle meşgul olur ve “İzhar” a kadar okur. Bayezid’de Şeyh Mehmed Celâlî Hazretlerinin nezdinde yaptığı bu hakikî ve ciddî tahsili, üç ay kadar devam eder. Fakat pek gariptir; Zira Şarkî Anadolu usûl-i tedrisiyle, “Molla Câmi” den nihâyete kadar ikmal-i nüsah etti. Buna da her kitaptan bir veya iki ders, nihâyet on ders alarak muvaffak oldu ve geri kalanını terk eyledi. Hocası Şeyh Mehmed Celâlî Hazretleri ne için böyle yaptığını sual edince Bediüzzaman cevaben:

— “Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim. Ancak, bu kitaplar bir mücevherat kutusudur, anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermenizin istirhamındayım, yani bu kitapların neden bahsettiklerini anlayayım da, bilâhare tab’ıma muvafık olanlara çalışırım, ” demiştir. 1

Yukarda ifade ettiği gibi medrese tahsil sistemine yenilik getirerek talebeye bir sürü hâşiye ve şerhlerle vakit zâyi ettirmeden, bu suretle, alelusûl yirmi sene tahsili lâzım gelen ilim ve fenlerin özünü kısa zamanda muhataba vermekti.

Bediüzzamanın ders aldığı muhterem zatlarsa şunlardır. Şarkın büyük ulemâ ve meşâyihinden olan Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî, Şeyh Fehim ve Şeyh Mehmed Küfrevî. Ülemadan Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah Efendi gibi zevat-ı âliyenin her birisinden ilm-i irfan hususunda ayrı ayrı derslere nail olduğundan, onları fevkalâde severdi.

Bitlis’te Vali Ömer Paşanın konağında misafir kalırken, kütüphanesinden oldukça istifade etti. Bitlis’te kaldığı müddet İslam dinine varid olmuş-olacak şek ve şüpheleri reddetmek maksadıyla “Metâlî” ve “Mevâkf” adlı eserlerle beraber; sarf, nahiv, mantık, kelam ilmine dair –yaklaşık olarak kırk kadar- kitapları iki sene gibi bir zamanda ezberledi. Bu ezberlediği kitapları her gün okumak üzere üç ayda bir devrediyordu.

Kısaca Bediüzzaman Küçük yaşta doğudaki medreselerde ilim tahsiline başladı ve ilmini kısa zamanda tahsil etti. Kuvvetli hafıza zekâ ve cesaretiyle dikkatleri üzerine çekti. Âlimlerin imtihanlarını ve girdiği ilmi tartışmaları kazanarak ilimdeki üstünlüğünü kabül ettirdi. Hocası Molla Fethullah geniş hafızası ve kuvvetli zekâsından dolayı ona “Bediüzzaman” unvanını verdi ve bu unvan doğudaki bütün âlimler tarafından kabüle mazhar oldu.

3). BEDİÜZZAMANIN TAHSİLİNDE VAN VALİSİ TAHİR PAŞANIN ETKİSİ

 

Van’da bilinen bir âlim yoktu. Van valisi Hasan Paşa, Van ve civarındaki aşiretleri irşad etmesi için Van’a davet etti. Van’a giden Bediüzzaman burada on beş yıl kalarak ahalinin irşadıyla çalıştı. Daha sonra Vana gelen yeni vali Tahir Paşa Bediüzzamanı çok etkilemiştir. Van Valisi Tahir Paşa İlmi çok seven, araştırmayı ve münazarayı her ortamda tercih eden müdakkik bir kimseydi. Halkın eğitim seviyesini yükseltmek için elinden gelen gayreti göstermiştir. Hatta fakir, yetim ve kimsesiz zeki çocukları seçmiş fen derslerinin gösterildiği. Yatılı bir okul açmıştır. Valiyi çekemeyenlerce yapılan baskı ve eleştiriler yüzünden bu okulu kapatmak zorunda kalmıştır.

Vali Tahir Paşa memur, kâtip ve muallimlerden mürekkep bir münazara grubu oluşturmuş her uygun zeminde ilmi müzakere ve münazaralar yapardı. Bu münazaralara mutlaka Bediüzzamanın katılmasını isterdi. Çünkü onunla münazarayı çok ister hatta ilzam etmek arzu ederdi.

Avrupa fenlerinden oluşmuş kitaplarla İslami birçok kitabı kütüphanesinde bulunduruyordu. Bu kitaplardan oluşturmuş olduğu sorularla Bediüzzamanı sıkıştırmak istiyordu. Bundan çok da zevk alıyordu. Bediüzzaman ise bu kitapları görmediği, o sıralar tam da Türkçe bilmediği halde bütün bu sorulara tereddütsüz cevap veriyordu. Sonra anladı ki, o soruları bu kitaplardan tertip ediyormuş. Kitapları inceledi az bir zamanda kitabların muhtevasını elde etti. Vali ve me’murlarla ile ihtilât ederek, bu asırda, yalnız eski tarzdaki İlm-i Kelâmın İslâm Dini hakkındaki şek ve şüphelerin reddine kâfi olmadığına kanaat hasıl etmiş ve fünunun tahsiline lüzum görmüştür. Bu kanaati hasıl ettiği o zamanda, müsbet ilim denilen bütün fenleri araştırmaya koyuldu çok kısa bir zamanda Tarih, Coğrafya, Riyaziyat, Jeoloji, Fizik, Kimya, Astronomi, Felsefe gibi ilimlerin özlerini elde etmişti. Bu ilimleri tahsil ederken bir hocadan ders almıyordu. Yalnız kendi mütalâası çalışması sayesinde hakkiyle anlıyordu.

Bu ilimler, İslami ilimlerle mutlaka beraber verilmeliydi. Bu fikir zihninde şimşeklerin çakmasına vesile oldu. Bir gayeye dönüştü.      O zamanda en büyük gâye ve düşüncesi, Mısır’daki Câmi-ül-Ezhere mukabil Bitlis ve Van’da “Medreset-üz-Zehra” isminde bir üniversite kurmaktı.

Bediüzzaman, Van’da iken, vali Tahir Paşa ile bazı gazetelerden havadis okurdu. Bu gazetelerdeki İslâmiyet’i alâkadar eden hususlara dikkat ederdi. Bir gün Tahir Paşa bir gazetede şu müthiş haberi ona göstermişti. Haber şu idi:

“İngiliz Meclis-i Meb’usanında Müstemlekât Nâzırı, elinde Kur’ân-ı Kerîmi göstererek söylediği bir nutukta:

Bu Kur’ân, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’ânı onların elinden kaldırmalıyız yahut Müslümanları Kur’ândan soğutmalıyız, diye hitabede bulunmuş.

İşte bu müthiş haber, onda târifin fevkinde bir tesir uyandırmıştı. İstidadı şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letâifi uyanık ve ilim, irfan, ihlâs, cesaret ve şecaat gibi hârika inâyet ve seciyelere mazhar olan Bediüzzamanın, bu havadis üzerine: “Kur’ânın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim!” diye kuvvetli bir niyet ruhunda uyanır ve bu saikle çalışır.”2

Bu gazete haberiyle beraber hayatı boyunca takip edeceği iki gayenin çekirdekleri Vanda atılmış olur.

Bediüzzaman, önceleri çeşitli ilimleri içinde ne var diye anlamaya çalışır, merak ederdi. Bu gazete haberini işitti gayrete geldi. Birden, makam-ı cifrîsi 1316 olan (فاعرض عنهم ) fermanını mânen dinleyerek bir inkılâb-ı fikrî ile merakını değiştirdi. Önceki tahsil ettiği çeşitli ilimlerden  hasıl olanları Kur’an’ın anlaşılmasına hakikatlerin ispatına basmak yaparak hedefini ve gaye-i ilmiyesini ve netice-i hayatını yalnız Kur’ân bildi.

Bu çekirdeklerden birincisi, Medreset-üz-Zehra namında üniversite kurmak, ikincisi, Kur’ânın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, dünyaya isbat etmek ve göstermek.

Bir gün Tahir Paşa, Bediüzzaman’ın Van ve civarındaki allamelerle yapmış olduğu münazaralardan galip çıkmasından dolayı:

“- Şark ulemasını ilzam ediyorsun, fakat İstanbul’a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydan okuyabilecek misin?” demişti. Bu söz, İngiliz Müstemlekât Nâzırının ifadeleri, medrese’t-üz Zehra namında doğuda bir üniversite kurma gayesi bütün dünyaya Kur’ânın mu’cize olduğunu isbat ve herkesi ikna edebilecek bir kabiliyet, metanet, emel ve fedakârlık hisleri onu İstanbul’a sevk etti.

Tahir Paşa, Bediüzzamanın Doğuda bir üniversite kurma düşüncesini ifade eden, bir de Bediüzzamanın kulunç diye adlandırılan hastalığının tedavisini anlatan bir arz-u hal yazarak üstadı İstanbul’a gönderdi. Bediüzzaman Kasım 1907’de İstanbul’a ulaştı.

4). BEDİÜZZAMANIN İSTANBUL VE ULEMASI İLE KARŞILAŞMASI

 

Bediüzzaman; batıda olan müspet medeniyetin doğuya gelmediğini bunun sebebinin ise doğudaki istibdat, cehalet, gabâvet ve taassup olduğunu bu hallerden de nazik medeniyetin ürküp kaçtığını ifade eder. Bunun yegâne çaresininde eğitimden geçtiğini belirtir. Bunun için de Şarkî Anadolu’da “Medresetüzzehra” namında bir dârülfünun açmak, ya Van’da veyahut da Diyarbakır’da darülfünun derecesinde bir medrese tesisine çalışmak için İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelişini bir muharrir şöyle tasvir etmişti: “Şarkın yalçın kayalıklarından, bir ateşpâre-i zekâ, İstanbul âfâkında tulû etti.”

Bediüzzaman; İstanbula gelir gelmez ulemayı münazaraya dâvet etti. Bunun üzerine İstanbuldaki meşhur âlimler grup grup ziyarete gelip sualler soruyorlar ve o hepsinin de cevablarını sahih olarak veriyordu. Bundan maksadı, Şarkî Anadoludaki ilim ve irfan faaliyetine nazar-ı dikkati celbetmekti. Çünkü İstanbul uleması, doğudaki medreseleri ve orada yetişen alimleri taasup ve cahillikle itham ediyorlardı. Bediüzzaman bu ithamın yanlışlığını bu yolla onlara göstermek istiyordu.

Bu maksatla İstanbul ülamasını harekete getirecek bir yol denedi. İstanbuldaki ikametgâhının kapısında şöyle bir levha asdı: “BURADA HER MÜŞKÜL HALLEDİLİR; HER SUALE CEVAB VERİLİR, FAKAT SUAL SORULMAZ.”

Yoksa Bediüzzaman, kat’iyen hodfüruşluğu sevmezdi. Her türlü gösteriş ve alâyişten uzak olarak hareket ederdi. Halis ve muhlis idi. Yapmacık hareketten ve özentiden kat’iyen hoşlanmazdı.

İstanbulda grup grup gelen ulemanın suallerini cevabladı. Genç yaşında böyle istisnasız bütün suallere cevab vermesi ve gâyet mukni ve beliğ ifade ve hârika hal ve tavırlariyle, ehl-i ilmi hayranlıkla takdire sevkediyordu. Ve “Bediüzzaman” ünvanına bihakkın lâyık görüyorlar ve bu fevkalâde zatı, bir “nâdire-i hılkat” olarak tavsif ediyorlardı.

Hattâ bu zamanlarda Mısır Câmi-ül-Ez’her Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahîd Efendi İstanbula bir seyahat için geldiğinde; Bediüzzaman Said Nursî’yi ilzam edemeyen İstanbul uleması, Şeyh Bahîd’den bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahîd de bu teklifi kabul ederek bir münazara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya camiinden çıkıp çayhaneye oturulduğunda bunu fırsat telâkki eden Şeyh Bahîd Efendi, yanında ulema hazır bulunduğu halde Bediüzzaman’a hitaben:

-Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir? der.

Şeyh Bahîd Efendinin bu sualden maksadı; Bediüzzaman’ın şek olmayan bir bahr-i umman gibi ilmini ve ateşpâre-i zekâsını tecrübe etmek değil, belki, zaman-ı istikbale aid şiddet-i ihatasını ve idare-i âlemdeki siyasetini anlamak idi. Buna karşı Bediüzzaman’ın verdiği cevab şu oldu:

“Avrupa, bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak; Osmanlılar da Avrupa ile hâmiledir, o da onu doğuracak.”

Bu cevaba karşı Şeyh Bahîd Hazretleri:

– Bu gençle münazara edilmez, ben de aynı kanaatteyim. Fakat bu kadar veciz ve beliğâne bir tarzda ifade etmek, ancak Bediüzzaman’a hasdır demiştir.”3 Tarihçe-i hayat 33

Bediüzzaman böylelikle doğuda bir üniversite kurma fikrini İstanbul ulemasına, Maarif Vekâletine nihayet vasıtalarla Abdülhamid’e iletir. Abdulhamid’e yazdığı arz-u halde ayrıca şunu da ifade eder; “doğuya bazı mekteplerin açıldığını bu mekteplerde sadece Türkçe bilenlerin okuduğunu mahalli dille konuşan kimseler bundan istifade edemediğini ve medreseye gittiklerini ama fenni bilimlerden mahrum kaldığını bu sebeble mahalli dille de eğitim verilmesini gerektiğini. Yoksa bu durum vahşet ve keşmekeşi doğurur” der.

Bu dilekçeyi alan Padişah Bediüzzaman’a selam söyler ve maaş bağlatır. Zaptiye Nazırı Şefik Paşayla irade-i seniyye gönderir.

Şefik Paşa“Padişah sana selam etmiş, bin kuruşta maaş bağlamış, sonra da memeleketine döndüğün vakit, o maaşı otuz lira yapacak. Ve bu seksen altını da İhsan-ı şahane olarak sana göndermiş.”

Bediüzzaman, kendisi için gelmediğini memleketi için geldiğini belirmiş, bunu almanın sus payı sayılacağını belirterek reddetmiştir.

Nâzır, iradenin red olunmayacağını bunun Padişaha karşı gelme şeklinde anlaşılacağını ifade etmişse de Bediüzzaman reddetmesini şöyle ifade etmiştir: “Reddediyorum, ta ki Padişah darılsın, beni çağırsın bende ona doğrusunu söyleyeyim.” Ayrıca: “Vatandaşları ikaz etmek, devlete intisap etmek hizmet içindir. Bu hizmet maaş kapmak için değildir.  Benim gibi adamların ikazı nasihat iledir. O da hüsn-ü te’sir ile olur. Bu karşılıksız, ivazsız, hasbilikle ve de şahsi çıkarları terkle olur, maaşın kabulünden mazurum” demiştir.

Nazır, Senin memlekete açacağın üniversite fikrinin bakanlar kurulunda görüşüldüğü söyeyince Bediüzzaman: “niçin maarifi tehir, maaşı tacil etmeniz, acaba ne kaide iledir. Neden şahsi menfeatimi, umumun menfeatinden önde görüyorsunuz.”der.  31 vakası ve başına gelen birçok olaydan üzülerek, meşrutiyet-i muşruayı anlatmak üzere doğuya döner.

5). BEDİÜZZAMAN’IN MEDRESET-ÜZ ZEHRA FİKRİNİ YENİ SULTAN OLAN,  SULTAN REŞAD’A ANLATMASI

 

Daha sonra Medreset-üz Zehra fikrini yeni Sultan olan,  Sultan Reşad’a iletmek için 1911’de tekrar İstanbula geldi. Sultan Reşadın tahta geçmesinin ikinci yıl dönümü merasimlerine katıldı. Padişahın Rumeli seyahatine Şark vilayetlerinin temsilcisi olarak katıldı. Üsküp Üniversitesinin temel atma törenlerine katıldı. Balkan savaşlarını çıkmasıyla akim kalan Üsküp üniversitesi yerine doğuya bir üniversite kurulmasını anlatan bediüzzaman Sultan Reşad’ı ikna etti. 1913’de Van valisi Tahir Paşa ve diğer resmi görevlilerle Van Gölü kıyısındaki Edremit’te Üniversitenin temelleri atıldı. Burada da tam bir dava ve memleket adamı olduğunu gösterdi. Ne yazık ki, 1914 yılında 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla bu teşebbüs yarım kaldı.

  1. Dünya Savaşı’nda talebelerinden teşkil ettiği milis alayıyla savaşa iştirak etti, Rus ve Ermenilere karşı doğuyu savundu. Savaş esnasında tefsir ilminde bir harika sayılan “İşaratül İ’caz” kitabını telif etti.

Bitlis, Ruslar tarafından işgal edildiğinde yaralanarak esir düştü ve Sibirya’ya gönderildi. Sibirya’da, iki buçuk sene esir hayatı yaşadı. Esareti esnasında da boş durmadı, etrafındaki esirlere dini nasihatler yaparak onları şuurlandırmaya gayret etti.

Nihayet esaretten firar ile kurtulup Petersburg, Varşova, Viyana yoluyla (25 Haziran 1918) senesinde İstanbul’a geldi. İstanbul’a geldiği duyulunca, halktan, ordudan ve devlet erkanından pek çok kimselerin ziyaret akınına uğradı.

1918’de büyük âlimlerinin toplandığı ve bir ilimler akademisi mesâbesinde olan “Darül Hikmetül İslamiye” açıldı. Üstad bu kuruma aza olarak tayin edildi. Buradan almış olduğu maaşı kitaplarının basılmasına harcıyor ve bu kitapları parasız dağıtıyordu.

Osmanlı Birinci Dünya Savaşından yenik çıkmıştı. Çok geçmeden Osmanlı toprakları İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlılar tarafından işgal edilmeye başlandı. Buna karşılık bütün Anadoluda da kurtuluş savaşı faaliyetleri başladı. Başkent İstanbul İngilizler tarafından işgal edildiği yıllarda (1920) üstad İngilizlerin aleyhinde faaliyetlerde bulundu. Anadoludaki Kuvva-yı Milliye hareketine destek verdi. “Hutuvat-ı Sitte” adıyla yazdığı ve el altından dağıttırdığı broşürde hem İngilizlere ağır ithamlarda bulunuyor, hem de Müslümanlara ümid telkin ediyordu. İstanbul’un işgalini müteakib İngiliz Baş Kumandanına bu eser gösterilir ve Bediüzzamanın bütün kuvvetiyle aleyhte bulunduğu kendisine ihbar edilir. O cebbar kumandan, idam karariyle vücudunu ortadan kaldırmak istedi ise de; fakat kendisine, Bediüzzaman idam edilirse, bütün Şarkî Anadolu, İngilize ebediyen adavet edeceği ve aşiretler her ne pahasına olursa olsun isyan edecekleri söylenmesi üzerine bir şey yapamaz.

 

7) BEDİÜZZAMAN’IN ANKARA HÜKÜMETİNE ŞARKTA BİR DAR’ÜL-FÜNUN AÇILMASININ GEREKLİLİĞİNİ ANLATMASI 

 

Ankara Hükümeti, Bediüzzaman’ın İstanbul’daki faaliyetlerini takdir ederek onu Ankaraya davet etti. Bediüzzaman bu davete binaen 1922 yılında Ankara’ya geldi. Ankara’da büyük bir ilgi ve coşkuyla karşılandı. Mecliste resmen onun için “hoşamedi” yani hoş geldin merasimi düzenlendi.

Bediüzzaman, Ankara’da bulunduğu müddetçe, en birinci maksadı olan, Şark Darülfünununun te’sisi için uğraşmaktan kat’iyen geri durmadı.

Bir gün meb’uslar heyetine der:

“- Bütün hayatımda bu darülfünunu takib ediyorum. Sultan Reşad ve İttihadcılar, yirmi bin altın lira verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz…

O zaman, yüz elli bin banknot vermeye karar verdiler. Bunun üzerine, “Bunu meb’uslar imza etmelidirler” der. Bazı meb’uslar diyorlar ki:

– Yalnız; sen, medrese usuliyle, sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun; hâlbuki şimdi garblılara benzemek lâzım.

Bediüzzaman:

– O Vilâyât-ı Şarkiye, Âlem-i İslâmın bir nevi merkezi hükmündedir; fünun-ı cedide yanında, ulûm-ı diniye de lâzım ve elzemdir. Çünkü: Ekser enbiyanın Şarkta, ekser hükemanın Garbda gelmesi gösteriyor ki; Şarkın terakkiyatı dinle kaimdir. Başka vilâyetlerde sırf fünun-ı cedide okuttursanız da, Şarkta her halde; millet, vatan maslahatı namına, ulûm-ı diniye esas olmalıdır. Yoksa Türk olmayan müslümanlar, Türke hakikî kardeşliğini hissedemiyecek. Şimdi, bu kadar düşmanlara karşı teavün ve tesanüde muhtacız. Hattâ bu hususta size bir hakikatlı misâl vereyim:

Eskiden, Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde, hamiyetli ve gâyet zeki o talebem, ulûm-ı diniyeden aldığı hamiyet dersi ile her vakit derdi: “Salih bir Türk, elbette fâsık kardeşimden ve babamdan bana daha ziyade kardeştir ve akrabadır.” Sonra aynı talebe, talihsizliğinden, sırf maddî fünun-ı cedide okumuş. Sonra ben -dört sene sonra- esaretten elince onunla konuştum. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki:

– Ben şimdi, râfizî bir kürdü, salih bir Türk hocasına tercih ederim. Ben de:

Eyvah! Dedim, ne kadar bozulmuşsun? Bir hafta çalıştım, onu kurtardım; eski hakikatlı hamiyete çevirdim.

İşte ey meb’uslar!… O talebenin evvelki hali, Türk Milletine ne kadar lüzumu var. İkinci hali, ne kadar vatan menfaatine uygun olmadığını fikrinize havâle ediyorum. Demek -farz-ı muhal olarak- siz başka yerde dünyayı dine tercih edip, siyasetçe dine ehemmiyet vermeseniz de; her halde Şark vilâyetlerinde din tedrisatına azamî ehemmiyet vermeniz lâzım.

Bu hakikatlı maruzat üzerine, muhalifler dışarı çıkıp, 163 meb’us o kararı imza ederler.” 4

163 meb’us kararı imza etse de Bediüzzaman, o zamanki Ankara hükümeti ile dinde lakaytlıklarından dolayı anlaşamayacağını anlar. Ankarada teşrik-i mesai edemiyeceği için, kendisine verilmek istenen meb’usluk, Dar-ül-Hikmet-il-İslâmiye gibi Diyanetteki azalığı, hem Vilâyât-ı Şarkiye vaiz-i umumiliği tekliflerini kabul etmez. Kendisini fikrinden vazgeçirmek için çalışan ve Ankaradan ayrılmamasını rica için istasyona kadar gelen bir kısım mebusların da arzularına uyamayacağını bildirerek Ankara’dan ayrılır.

Bediüzzaman bu zamandan sonra Medrese’t-üz Zehra’yı Risale-i Nur hizmeti tarzında dile getirmiştir.

 

İstifade Edilen Eserler:

  • Tarihçe-i Hayat s.21
  • Tarihçe-i Hayat s.31
  • Tarihçe-i hayat s.33
  • Tarihçe-i Hayat s.89

 

Derneğimizin Amacı

ABANT İRFAN EĞİTİM VE KÜLTÜR DERNEĞİ

18.05.2012

 

 

TANITIM

Derneğimiz 2011 yılında kurulma çalışmaları başlamış ancak 18.05.2012 tarihinde 16 Eğitim ve Kültür gönüllüsünün katılımı ile resmen kurulmuş ve kurulduğu günden bu yana eğitim ve kültür hizmetlerine devam etmektedir.

2013 Mart döneminde Halk Eğitim Merkezi (H.E.M) ile ortak yürüttüğümüz “Osmanlı Türkçesi Okuma” kurslarımız Bolu halkımız ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nin çeşitli bölümlerinde okuyan, eğitime inanmış, tarihi ile barışık, araştırma ruhu ile dolu öğrencilerinin katılımları ile yılda 2 dönem olarak devam etmektedir. Yoğun ilgi nedeni ile derneğimizde oluşturduğumuz sınıflara ilaveten H.E.M sınıflarında devam etmektedir. Önümüzdeki dönemde Abant İzzet Baysal Üniversitesi -SUYAM ile yapmış olduğumuz protokol çerçevesinde Üniversitemizde okuyan öğrencilerimize Kampüs’te tahsis edilecek olan sınıflarda Osmanlıca Kursları vereceğiz. Başvurular devam etmekte olup önümüzdeki günlerde başlayacağız.

Kurslar Milli Eğitim Bakanlığı ve Hayrat Vakfını 3 yıllık protokolüne paralel olarak yürütülmektedir.

Önümüzdeki dönemde Arapça, İngilizce başta olmak üzere Abant İzzet Baysal Üniversitesi ile yapmış olduğuğumuz geniş protokol çerçevesinde ve H.E.M. ile ortak projeler paralelinde yürütmeyi düşündüğümüz eğitim ve kültür programları ile Bolu halkımıza, özellikle geleceğimizin teminatı olan gençlerimize geleceklerinde münevver birer aydın olabilmelerini sağlayacak destek projeleri geliştireceğiz.

Bolu Belediyemiz tarafından ücretsiz olarak tahsisi edilen Necip Fazıl Kültür Merkezi seminer ve etkinlik çalışmalarımızı da önümüzdeki seçim sonrasında güzel aktiviteler olarak devam ettireceğiz.

www.abantirfander.org sitemiz hizmetlerine devam etmekte olup okuyucu kitlemizin gün geçtikçe artıyor olması bizim gayretimizi kamçılamaktadır. Faaliyetlerimizi ve duyurularımızı internet sitemizde yayınlamaktayız.

 

 

ABANT İRFAN DERNEĞİ

 

KOMİTE ÇALIŞMALARIMIZ

Öncelikle kuruluşumuzun merkezi olan Bolu ilimizde ve sonrasında tüm yurt sathında organize olarak önem verdiğimiz geleceğimizi emanet edeceğimiz bu günün gençleri, yarının sanayicisi, iş adamı, yönetici, bürokratı ve siyasi hayata istikamet verecek liderlerin yetiştirilmesi amacı ile 8 Nisan 2013 tarihinde Abant İzzet Baysal Üniversitesi (AİBÜ) -Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi (SUYAM) ile Osmanlıca Kursu Protokolü imzaladık. Önümüzdeki günlerde; Bolu Valiliği, Bolu Belediyesi, Doğu Marmara Kalkınma Ajansı, İzzet Baysal Vakfı, Elginkan Vakfı,  İl Milli Eğitim Müdürlüğü, Halk eğitim Merkezi,Sanayici ve iş adamları ve destek verebilecek şirketler v.b. ile koordinasyon yapılarak bu stratejileri uygulamak için projeler geliştirmek ve eğitim ve seminerler ile geleceği planlamak ve inşa etmek amacıyla görüşmelere devam edeceğiz ve ilgili kuruluşlar ile uygun projelere imzalar atacağız..

İlk etapta bizi ecdadımıza bağlayan en kuvvetli rabıta olan Osmanlı Türkçesi kurslarını Halk Eğitim Merkezi (H.E.M.) ile ortaklaşa planlayarak açmak ve kursiyerlerimizi eğitmek olmuştur.

Mart 2013 döneminde 3. sü 16 Mart 2013 tarihinde Dernek Merkezimizde oluşturduğumuz sınıflarımızda açtık.

Yeni üyelerimizin de katılımı ile yapılan genişletilmiş istişare toplantımızda Komitelerimize son şeklini verdik, yönetim kurullarını oluşturduk.

Derneğimiz potansiyel eğitimci, araştırmacı ve yönetim kadrosu ile Osmanlı Türkçesi Kursları ile sınırlı kalmayıp Arapça, İngilizce, Temel bilgisayar kullanımı, önümüzdeki yaz döneminde faaliyete geçmek üzere yaz okulları ve  etüt çalışmaları hedeflemektedir.

Bunun için Müfredat ve eğitim, sosyal etkinlik faaliyetleri Milli Eğitim Bakanlığı müfredatı baz alınarak hazırlanmaktadır.

Yaz döneminde farklı bir mekanda gençlerimizin eğitimlerine daha huzurlu, sıkılmadan ve şevkle devam edebilmeleri için cazip sosyal faaliyetler (Gezi, piknik, spor faaliyetleri) projelerimiz arasında yer alacaktır.

 

 

KOMİTELERİMİZ İLE NE AMAÇLIYORUZ

  1. Eğitim Komitesi:

Gençlere, Ailelere ve çocuklara yönelik, eğitim ve kişisel gelişim seminerleri planlayacağız. Belli aralıklarla tekrar edeceğiz. Anketler düzenleyerek sonuçlarını paylaşacağız. Sorunlu konularda araştırmalar yaparak projeler ve çözüm yolları geliştireceğiz. Akademik çevrelerle işbirliği içinde olacağız.

  1. Kurslar Komitesi:

Osmanlıca, Arapça, İngilizce ve Kur’an Kursları gibi süreklilik arz eden kursları düzenli olarak devam ettireceğiz. AİBÜ-SUYAM ile imzalanan protokol kapsamında Üniversitemiz dersliklerinde Osmanlıca Kursu düzenleyeceğiz. Bolu Belediyesi ve Halk Eğitim Müdürlüğü ile istişarelerde bulunarak ihtiyaç duyulan kurslar için dernek merkezimizde oluşturduğumuz sınıfları tahsis edebileceğiz.

  1. Kültür Sanat ve Gezi Komitesi:

Kültürümüzü oluşturan değerler konusunda araştırmalar yapacağız. Kültürel etkinlikler düzenleyeceğiz. Sanatsal faaliyetlere destek vereceğiz. İmkanlarımız nispetinde ilk etapta klasik Osmanlı sanatlarına ( Hat, Ebru, Tezhip, Minyatür b-v.b. gibi) öncelik vermek üzere sanatsal içerikli kurslar düzenleyeceğiz.

  1. İletişim ve Sosyal Medya Komitesi:

İletişimin ve sosyal medyanın revaçta olduğu günümüzde etkili iletişim teknikleri kullanarak hedef kitlemiz olan, aile, gençler ve çocuklara ulaşarak iletişim ve sosyal medya seminerleri, kişisel gelişim seminerleri vereceğiz. İletişimin sanallığından sosyal bireyler olmanın önemi üzerinde duracağız. Sosyal medyada olmayı amaç olmaktan çıkarıp araç haline getireceğiz. Toplum bilincini artıracak projeler geliştireceğiz.

  1. Genç Koordinasyon Komitesi:

Gençlerimize ulaşarak el birliği ile gelecek planları yapacağız. İlgi duydukları alanlara göre gençleri koordine edeceğiz ve hedefleri saptayacağız. Diğer komitelerimiz ile işbirliği içinde olmaları için gençlerimize destek vereceğiz. Projelerine katkı sağlayacağız.

 

  1. Genç Kariyer Komitesi

Gençlerin kariyer hedeflerini belirlemelerine ve izleyecekleri yolu bulmalarına rehberlik edeceğiz. Örnek genç kariyerlerin başarı hikayelerini paylaşacağız. Seminerler düzenleyeceğiz. Diğer komitelerimiz ile işbirliği içinde olacağız. Gençlerin kariyer hedeflerinin dinleyeceğiz. Projelerine destek vereceğiz.

  1. Genç Girişimciler Komitesi

Genç girişimleri destekleyeceğiz. Girişimcilik seminer ve eğitimleri düzenleyeceğiz. Genç girişimcilerin başarı hikayelerini paylaşacağız.

  1. Genç Eğitim ve Kültür Komitesi

Gençlerden oluşturacağımız komitemiz, gençlerin eğitim ve kültürel faaliyet taleplerini inceleyerek bu taleplerin en verimli ve etkili şekilde karşılanması için projeler üretecek ve diğer komiteler ile paylaşacaktır.

  1. Aile ve Çocuk Komitesi

Aile ve çocukların problemlerini inceleyecek ve destek projeleri geliştireceğiz. Çocuk gelişimi ve eğitimi seminerleri düzenleyeceğiz. Ailelere hem iyi birer ebeveyn olmaları hem de aile içi problemlerin çözümü konulu etkili projeler geliştireceğiz. Ailelerimize eğitim ve seminerler planlayacağız.

Tüm komite çalışmalarımızı sitemizde yayınlayacağız. Programlarımıza katılma imkanı bulamayan gençlerimize, aile ve çocuklarımıza da sitede yayınlayacağımız yazılarımız, videolarımız ve etkinliklerimiz ile ulaşmaya çalışacağız.

Her bir komitemiz kendi alanında projeler geliştirecek ve uygulanması için gerekli faaliyetleri yürütecektir.